Meme kanseri kadınlarda en sık görülen ve önemli sağlık
sorunlarına neden olan bir hastalıktır. Ülkemizde kadınlarda
görülen tüm kanser olguları içinde % 24,1’lik bir
oran ile ilk sıradadır
1. Coğrafi bölgelere göre insidansı ve prognozu
değişmekle birlikte her yıl meme kanseri görülme oranının
%1,5 dolayında arttığı bildirilmektedir
2.
Meme kanseri teşhisi ve bu teşhisi takiben meme üzerinde yapılan
tedaviler kadının hem yaşamına hem de kadınlık kimliğine
bir tehdit oluşturur. Teşhisi takiben uygulanacak olan ve meme kanserinin tedavisinde birincil öneme sahip olan cerrahi girişim
ise hasta için bir stres kaynağıdır. Genellikle kayıp yaşantısı olarak
algılanan ameliyat, hastanın beden imajını, öz güvenini, psikolojik
durumunu, cinsel yaşamını ve çevre ile ilişkilerini olumsuz etkiler3,4,5,6.
Uygulanacak ameliyat çeşitli endişelere ve korkulara neden
olabilir. Bu endişe ve korkuların kaynaklarını 3 grupta toplayabiliriz:
1. Altta yatan hastalıkla, yani kanser ile ilgili
2. Yapılacak ameliyat ve kaybedilecek organ ile ilgili
3. Kadınlık ve cinsellik kaybı ile ilgili
Biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan hastalık dinamiklerine
göre değişmekle birlikte yaşanan endişe alanlarını ise şöyle sıralayabiliriz7:
- Geleceğe yönelik belirsizlikten kaynaklanan endişe
- Hastalığın tekrarlayacağı ya da yayılacağı endişesi
- Çevreden ve yakınlarından ayrılacağı endişesi
- Başkalarına muhtaç olma endişesi
- Ağrı ve acı çekeceği endişesi
- Vücut organ ve bölümlerinin hasar göreceği endişesi
- Vücudu üzerindeki denetimini ve otonomisini kaybedeceği
endişesi
- Görünümünde değişme olacağı endişesi
- Sevgi, ilgi ve desteği kaybedeceği endişesi
- Cinsel çekiciliğinde ya da fonksiyonunda azalma olacağı endişesi
- Ölüm korkusu
Hasta ameliyat ile kadınlığını ve fiziki bütünlüğünü kaybedeceğini
düşünebilir. Memenin hastanın benlik ve kadınlık kavramındaki
önemi ve meme kaybının hasta için kişisel anlamı ameliyata verilecek
psikolojik yanıtta belirleyici faktörlerdendir. Bu tür kaygılar
yaşayan bir hastada şok, inkâr, kızgınlık, depresyon, yansıtma,
psikolojik gerileme, umutsuzluk-çaresizlik, bezginlik, patolojik bağımlılık
gibi çeşitli tepkiler görülebilir8.
Hastanın kansere ve cerrahi müdahalesine karşı geliştirdiği duygusal
ve davranışsal tepkisinde şu değişkenler etkilidir:
a) Hastalıkla ilgili değişkenler; hastalığın süresi, evresi, seyri, etkilenen
organ, cerrahi müdahalenin tipi, uygulanan diğer tedaviler
gibi değişkenler
b) Hasta ile ilgili değişkenler; yaşı, cinsiyeti, mesleği, kişilik özellikleri,
daha önceki hastalık deneyimleri, stresle baş etme yöntemleri,
hastalığı nasıl algıladığı gibi değişkenler.
c) Çevresel değişkenler; hastanın aile ilişkileri, sosyal desteğin
varlığı, çevrenin hastalık algısı, değer yargıları gibi değişkenler.
Kanser tanısı hastada var oluşsal bir krize neden olur. Hasta için
kendisini sağlıklı yaşıtlarından ayıran bir durumdur. Kişi tanı konduğu
andan itibaren bu yeni duruma “uyum sağlama süreci” ile
karşı karşıya kalır. Hastalık, basit (doğal) sıkıntıdan, kayıp-yas yaşantısı
ve narsistik bütünlüğün tehdit edildiği duygusuna kadar
uzanan tepkiler uyandırır8. Meme kanseri tanısı konan pek çok hasta duygusal bir karmaşa yaşar9. İlk tepkisi geçici bir şok durumudur.
Bu şoktan yavaş yavaş ayrılıp kendisini toparladığında
yanıtı genellikle “hayır, doğru değil, laboratuar tetkiklerinde bir
yanlışlık olmuştur, mutlaka teşhis hatası var” olur. Bu nedenle tahlili
birkaç kez tekrarlatma ya da doktor değiştirme sık görülür. Bilgi
eksikliği ile iyice belirginleşebilir. Aslında inkâr tehlike ve tehdidi
bilinç dışına atmak için kullanılan psikolojik bir savunmadır. Hasta
kendisine gerçeğin nasıl söylendiğine, kaçınılmaz olanı kabullenmek
için ne kadar zamanı olduğuna ve yaşamı boyunca stresli
durumlarla nasıl başa çıktığına bağlı olarak inkârdan vazgeçecek
ve farklı savunma mekanizmaları geliştirecektir9. İnkâr evresi kişiye
göre değişmekle birlikte birkaç günden birkaç haftaya kadar
devam edebilir. Hastanın gerçekle yüzleşme isteğine ve gereksinmelerine
saygı duyulmalıdır. Ancak inkâr hastanın durumunu
gerçekçi değerlendirmesini engellerse, ameliyatı (ya da tedaviyi)
reddetmesine ve hastalığın yerleşmesine neden olursa müdahale
gerekir. İlginç bir şekilde birçok hasta “seçici inkâr geliştirir. Yani,
tolere edebileceği ölçüde gerçeği kabul edip, tedaviyi reddetmeksizin
inkâr davranışı içine girerek bu yeni duruma adapte olmaya
çalışırlar. İnkâr hastalığın her aşamasında zaman zaman karşımıza
çıkabilir.
Hasta ciddi bir hastalıkla karşı karşıya bulunduğunu anlamaya
başladığı zaman başkaldırma başlar9. “Neden ben?”, “Neden o
değil?”, “Neden benim başıma geldi?”, “Bu haksızlık değil mi?” sorularını
sık sorar. Hasta öfkesini her yöne yönelttiği hatta neredeyse
çevreye rasgele yansıttığı için aile ve tedavi ekibi açısından başa
çıkması güç bir evredir. Aile bireyleri özellikle bakım veren kişiler
beceriksiz ve ilgisiz olmakla suçlanır. Negatif duygular yansıtılır.
Doktorlar ise kesinlikle bir işe yaramaz, hangi tahlillerin isteneceğini
bilmez, gereksiz ve yorucu tetkikler isteyen kişilerdir. Hemşireler
daha sıklıkla bu öfkenin hedefi haline gelir. Ne yapsalar yanlıştır.
Hastaya sık ziyaretler yapsalar bir an bile rahat bırakmamakla
suçlanırlar, hastayı rahat bıraksalar ilgisizlikle suçlanırlar. Ancak
böyle bir hastanın öfkesinin nedenlerini düşünmeden bunu kişisel
olarak algılamak daha büyük sorunlara neden olur. Aile ya
da tedavi ekibi bu öfkeyi kişisel olarak algıladıklarında onların da
tepkileri giderek öfkeli hale gelir; bu da yalnızca hastanın düşmanca
davranışlarını pekiştirmeye yarar ve daha da yalnız kalmasına
neden olur. Buradaki sorun pek az kişinin kendini hastanın yerine
koyması ve bu öfkenin nereden geldiğini anlamaya çalışmasıdır.
Hastanın öfkesinin yer değiştirdiği ve öfkenin asıl muhatabının
hastalığın kendisi olduğu unutulmamalıdır.
Kanser hastalarında tanı aşamasında, ameliyat öncesi dönemde,
yeni bir tedaviye başlarken, tahlil ve tetkik sonuçlarını beklerken
ve nüks ihtimali olması halinde kaygı en yüksek düzeydedir10.
Kaygısı olan hastaların zihinleri hastalıkları hakkında zorlayıcı
düşünceler ve imajlarla doludur. Vücutlarına gelecek zarar ya da
ölüme ilişkin korkuları vardır. Kaygılı hastalar genellikle felaketçi
düşünme ve aşırı genelleme eğilimindedirler. Olasılığı düşük tehlikelerin
bile olabileceği ve beklenmeyen sonuçların kendilerini bulacağına
ilişkin beklentileri vardır. Durumlarını kontrol edilemez,
kendilerini de çaresiz olarak hissederler. Otonom sinir sisteminin
ortaya çıkardığı bedensel belirtilerle birlikte anksiyetenin psikolojik semptomları görülür. Meme kanseri ile ilgili yapılan 5 yıllık
bir takip çalışmasında, kaygı düzeyinin tümörün tespiti ile arttığı,
ameliyat öncesi en üst seviyeye ulaştığı, 1 yıl süre ile sabit kaldığı
ve ameliyattan yaklaşık 1 yıl sonra gerilediği bildirilmiştir11.
Cerrahi müdahale öncesi hastanın psikiyatrik yönden hazırlanması
oldukça önemlidir. Pre-operatif dönemde hastanın hazırlanması
ve psikolojik destek verilmesi post-operatif dönemde tıbbi ve
davranışsal komplikasyonları azaltır, hastanın psikososyal uyumunu
kolaylaştırır3,5,8,10. Pre-operatif dönemde hastanın kaygı
ve korkularını ifade etmesi, mücadeleci tutumunun arttırılması,
sorumluluk almasının cesaretlendirilmesi ve durumu ile ilgili olası
felaketçi algıların düzeltilmesi, duygusal destek ve güvencenin
sağlanması esastır. Psikolojik hazırlıkta hastanın bilgilendirilmesi
birincil öneme sahiptir. Ameliyat öncesinde hastaya kaygısını arttırmayacak
şekilde hastalığının ne olduğu, ameliyatın içeriği, olası
komplikasyonlar ve hastanın kendine yardım için ne yapabileceği
gibi konularda açıklama yapılmalıdır. Hastaya çok bilgi vermek de
hiç bilgi vermemek de kaygısını arttırır. Bu nedenle, hastanın gereksindiği
kadar bilginin verilmesi ancak bunun hastanın kendisini
bilgiyi almaya hazır hissettiği zaman yapılması önemlidir. Hastaya
“ne söylendiği” kadar “nasıl söylendiği” de önemlidir. Hastanın
hastalığa uyum sağlayabilmesi için durumunun ne olduğunu
anlaması, bu durumla nasıl baş edebileceğini kararlaştırması ve
içinde bulunduğu duruma bir anlam verebilmesi önemlidir. Korku
bilinmeyenle eşdeğerdir ve bilinmeyenden doğar. Ne olduğunu
bilmediğimiz, tanımadığımız yabancısı olduğumuz şey karşısında
doğan korku kafamızda çeşitli çağrışımlarla daha büyür, daha
korkutucu olur. Asıl karşılaştığımız, bizi rahatsız eden şey veya durumla
baş etme yolunda kullandığımız gücü veya enerjiyi, kendi
içimizde oluşan korkuyu bastırmada, denetim altında tutmada
kullandığımızda, gerçek olayla baş etme olanağımız da kısıtlanır
ve organik, ruhsal, sosyal alanlarda ya da hepsinde birden yenik
düşme olasılığımız yükselir. Bizi rahatsız eden, korkutan şeyin ne
olduğunu bildiğimiz, onu tanıyıp anladığımız zaman, o artık bizim
için bir anlam kazanır ve anlam verebildiğimiz bir şeyle baş etmede
çıkış yollarını arayıp bulmamız da kolaylaşır. Öyleyse hastaların
bilinmez içinde tutulmayıp, onların kendi durumlarını doğru algılayıp,
bu durumu kendi gerçekleri içinde değerlendirerek bir anlam
vermelerine yardımcı olunduğunda, durumlarıyla baş etmede
ve dirençlerinin artmasında yarar sağlanabilir.
Meme kanseri hastalarında yaşanan kaygının azaltılmasında biyofeedback,
progresif kas gevşemesi ve imgeleme yöntemlerinin
kullanılabileceği, bilişsel terapinin de anlamlı bir iyileşme sağladığı
bildirilmiştir12,13.
Belirsizlik kanser tanısının en önemli özelliklerinden biridir ve
hastalar her evrede belirsizlik yaşarlar. Tanı aşamasında, çeşitli tetkiklerin
sonuçlarını beklerken, tedavi aşamasında uygulanan tedavinin
sonucunu değerlendirirken ya da tedavi sonrası nüks olasılığını
düşünürken hep geleceğe yönelik bir belirsizlik söz konusudur.
Belirsizlik kanserin tekrarlamasına ilişkin yaşanılan korkuyu,
kontrol kaybını, yaşam ve ölüme ilişkin var oluşsal endişeleri içerir.
Hastalar sonlarının “ne olacağı”; daha da önemlisi “nasıl olacağı” ile ilgili belirsizlik içindedirler. Meme kanserinde yaşanan belirsizliğin
gelecekte ne olacağını bilmemekten, güven duyamamaktan, her
an şüphe içinde olunan bir yaşamı devam ettirmekten ve kararsız
olmaktan kaynaklandığı bildirilmiştir14. Aynı çalışmada kadınların
belirsizlik durumunda yaşadıkları duyguların üstesinden
gelmek için, genellikle belirsiz geleceğe ilişkin düşüncelerini baskıladıkları,
planlarından vazgeçtikleri saptanmıştır.
Hastanede yatış süresinin uzaması ya da tedavinin uzun sürmesi
durumunda belirsizlik daha yoğun yaşanır ve hasta belirsizlik ile
birlikte ümitsizlik ve çaresizlik de yaşarsa depresyon görülebilir.
Uyum bozukluklarından sonra depresyon kanser hastalarında en
sık ortaya çıkan ve her aşamada görülebilen psikiyatrik bir sorundur.6,10
Yapılan bir gözden geçirme çalışmasında kanser hastalarında depresyonun
%58’e varan oranda görüldüğü bildirilmiştir15. Kansere
uyum güçlüğü ve çaresizlik algısı depresyon gelişiminde en
önemli unsurlardır. Ölüm korkusu, çaresizlik, yaşam ideallerinin
tehdit altında olması, bireyin otonomisini kaybedeceği ve çevreye
bağımlı olacağına ilişkin düşünce ve kaygıları depresyon gelişiminde
rol oynarlar. Mastektomi ise genel olarak diğer fiziksel hastalıklarda
da görülen psikolojik tepkilere, alttaki hastalıkla (yani
kanserle) ilgili endişe ve sorunlara, cerrahi girişimle ilgili narsistik
zedelenmeye ve memenin kadınlık ve cinsellikle ilgili anlamıyla
bağlantılı sıkıntılara yol açma potansiyeli dolayısıyla depresyona
yol açar7,8,15.
Aslında hastalık deneyimi her kişiye göre farklı yaşanır ve bu farkı
yaratan birçok faktör de kişinin hastalığa tepkisinde rol oynar. Bu
faktörler hastalığa ve bağlantılı belirtilere atfedilen etiket, hastalığın
nasıl oluştuğuna dair inançlar, hastalığın beklenen sonucu ve
süreci, hastalığın süresi ile ilgili beklentiler ve hastalığın kontrol
edilmesine ya da tedaviye yönelik inançlar olarak sıralanabilir16.
Yaşamda her olayda olduğu gibi hastalar hastalığı anlamlandırmaya,
nedeni, gidişi, tedavisi ve sonlanışı ile ilgili düşünceler geliştirmeye
çalışırlar. Bu bulguların sonucunda kendi baş etme mekanizmalarını
geliştirdikleri bir hastalık temsili modeli ile hastalıklarını
algılarlar. Örneğin, hastanın kanserle ilgili “iyileşemez” ya da “eşittir
ölüm” etiketi taşıması yaşadığı kaygı, korku ve depresyonda etkili
olacaktır. Genç kızlık çağında “memeler kadın olmanın ve cinsel
çekiciliğin en önemli simgesidir” diye mesaj alan bir kadın meme
kaybını kabul etmekte daha da zorlanacaktır16,17,18.
Klinik gözlemlerimiz göstermektedir ki, pre-operatif ve erken postoperatif
dönemde kaygı daha belirgindir, depresyon ise daha geri
plandadır. Hatta bazı hastalar adeta “yalancı balayı” diye adlandırabileceğimiz
bir süreç de yaşayabilirler. Bu hastalar “kanserden
kurtuldum, kanser benden uzak olsun da isterlerse diğer mememi
de alsınlar” ifadesinde de bulunabilir. Çünkü hastalıklarının yaşamı
tehdit edici boyutuna ilişkin endişeleri her şeyin önündedir. Ama
bu hastalar taburcu olup sosyal yaşamın içine girdiğinde, meme
kaybının sıkıntısını daha yoğun yaşamaya başladığında beden
imajına ve görünüme ilişkin kaygılar, yas ve kayıp tepkileri gelişebilir. Bu dönemde depresyon oranında ya da şiddetinde artış görülebilir.
Bazı hastalar ise tanının konulduğu andan itibaren depresif
bir süreç içine girebilirler. Burada hastalığa bağlı değişkenler
kadar hastanın yaşı, cinsiyeti, mesleği, kişilik özellikleri, daha önceki
hastalık deneyimleri, stresle baş etme yöntemleri, kanseri ya da
cerrahi girişimi nasıl algıladığı, bu konudaki ön yargıları gibi hastaya
bağlı değişkenler ve aile desteğinin varlığı, çevrenin hastalık
algısı gibi sosyal değişkenler etkilidir. Bunu yanı sıra hasta- cerrah
ilişkisinin niteliği de belirleyici rol oynar8<,r10>.
Ameliyat öncesi kaygı ya da depresyon yaşayan bir hastada ameliyat
sonrası komplikasyon gelişme riski daha yüksektir. Cerrahi girişime
uyumu arttırmak için pre-operatif dönemde bilgilendirme
ve psikolojik destek verilmesi kadar post-operatif dönemde de
psikolojik desteğin sürdürülmesi, kaygı ile baş etme tekniklerinin
öğretilmesi, benzer deneyimleri olan hastalarla grup tedavileri yapılması
önem taşır7,8,10,17,18.
Kanser hastalarında yaşanılan her psikolojik reaksiyonun “normal”
olduğu düşüncesi de “patolojik” olduğu ve tedavi edilmesi gerektiği
düşüncesi de yanlıştır. Ancak yaşanan psikolojik reaksiyonların
ya da psikiyatrik sorunların hastanın uyumunu, yaşam kalitesini,
tedaviye yanıtını, hastalığın seyrini ve hatta yaşam süresini olumsuz
etkilediği unutulmamalıdır.
Özetle, bir cerrahın kanser hastasına yaklaşımda şu 10 altın kurala
dikkat etmesi önemlidir:
1. Cerrahi müdahale öncesi hasta psikolojik olarak hazırlanmalı
ve bilgilendirilmelidir. Bilgilendirmede hastanın gereksindiği
kadar bilginin yine hastanın hazır olduğu bir zamanda yapılması
önemlidir. Hastanın tolere edebileceği şekilde, sürede ve
süreçte söylenmesi, belki bir görüşme değil, birkaç görüşme
planlanması gerekebilir.
2. Hastanın soru sorması cesaretlendirilmeli, soru sordukça hastaya
doğru bilgilerle ancak ümidi kırmadan açıklama yapılmalıdır.
Hastaya yaklaşımda empati, ilgi, anlayış ve destek temel
noktalardır.
3. Hastayı hastalığı ile tanımlamak (meme hastası, karaciğer hastası
vb. gibi) yerine, bir birey olarak kabul edip ismi ile hitap etmek önemlidir. İyi hekim-hasta iletişimi için hekimin iletişim
becerilerini geliştirmesi esastır.
4. Ameliyat türüne karar verirken tıbbi gereklilikler yanında, cerrahi
girişimin hastanın beden imajı, özgüveni, psikolojik durumu,
cinsel yaşamı ve çevre ilişkileri üzerinde ne gibi etkilere
sahip olacağı da dikkate alınmalıdır.
5. Hastanın ve hastalığın fiziksel olduğu kadar ruhsal ve sosyal
boyutları da değerlendirilmelidir.
6. Hastanın altta yatan hastalık, uygulanacak cerrahi girişim ve
kaybedilecek organ ile ilgili endişe ve korkuları olabilir. Bunların
ifade edilmesine olanak sağlanmalı, hastanın mücadeleci
tutumu arttırılmaya çalışılmalıdır.
7. Hastanın öfke, kızgınlık, suçluluk v.s. gibi duygularını serbestçe
ifade edebilmesi sağlanmalıdır. Hastanın yaşadığı bu duygular
sonucu ortaya çıkan tepkileri kişisel olarak algılanmamalı, asıl
muhatabın hastalığın kendisi olduğu unutulmamalıdır.
8. Hastanın hastalıkla ve uygulanacak cerrahi girişim ile ilgili (genellikle
olumsuz ve felaketçi olan) düşünce ve atıfları anlaşılmaya
çalışılmalıdır. Çünkü bu düşünce ve atıflar hastanın kişilik
yapısı, savunma mekanizmaları, hastalık algısı gibi değişkenlerle
birlikte ortaya çıkacak psikolojik reaksiyonda belirleyici
faktörlerdendir.
9. Kaygı, depresyon gibi gelişmesi muhtemel psikiyatrik morbidite
fark edilerek gerekli müdahale zamanında yapılmalıdır.
Psikiyatrik morbiditesi olan ya da uyum sorunları yaşayan hastalarda
ameliyat sonrası komplikasyon gelişme riski yüksektir.
10. Hastanın ameliyat sonrası da desteğinin devam etmesi önemlidir.
Yeni bedenini kabullenmesinde destek verilmeli, tedavisinde
sorumluluk alması cesaretlendirilmeli, duygusal destek
ve güvence sağlanmalıdır.
Tedavi yaklaşımında biyo-psiko-sosyal modelin benimsenmesi ve
hastanın bütüncül ele alınması gerekmektedir. Amaç sadece hastayı
hayatta tutmak değil, o hayatı yaşamaya değer kılmak olmalıdır.